TUTKUN KARADENİZ

24 Aralık 2008 Çarşamba

ŞEMSİYE

Bir Amerikalı bir Rus ile Temel otelde kalırken gece yarısında yangın çıkar. Panik içinde üçü de yukarı katlara koşar ama kurtuluş yok. Çaresizlik içinde Amerikalı odada duran bir semsiye bulur "Başka şansım yok" diyerek şemsiyeyi açıp atlar.
Semsiye sağlam çıkar. Onu paraşüt gibi kullanarak Amerikalı sağ salim yere varır.Bunu gören Rus yandaki odada başka bir şemsiyeyi bulup paraşüt gibi kullanarak o da kurtulur. İkisi de yukarıya bakarak merak içinde Temel'i beklerken yakınlarına hızla düsen bir cisim birden bire yere çarpar. Gidip bakarlar: Temel'miş. Hayatta ama her tarafı kırık. Amerikalı "Ne oldu?" diye sorunca Temel "Şemsiyeyi bulamadım. Ama dolapta yağmurluk vardı" der...

PARAŞÜT

Temel paraşüt satıyormuş. bir müşteri gelmiş;
- Beyefendi bu paraşütle 40000 fitten atladık diyelim.
Temel:
- Eeee...
müşteri
- Açılmazsa ne olacak?
Temel:
- 1. düğmeye bas açılır.
müşteri:

- Ya yine açılmazsa?
Temel:
- 2. düğmeye bas açılır.
müşteri:
- Ya yinede açılmazsa?
Temel:
- Kardeşim 3. düğmeye bas kesin açılır.
müşteri:
- Tamam beyfendi 3. düğmede açılmadı, ne olacak?
Temel:
- Eeee amma uzattın hemşerim getir değiştiririz...

MUM IŞIĞINDA

Photobucket

17 Aralık 2008 Çarşamba

İstiharede rüya şart mıdır?


İstiharede rüya şart mıdır? Sadece duayı okumak yeterli mi? Mehmet Paksu köşesinde bu soruya bakın nasıl nasıl yanıt veriyor...

Mehmet Paksu yazısı

"Hocam, istihare duasını okuduktan sonra rüyaya yatmak şart mıdır?" Sadece duayı okumak yeterli olmaz mı?"

Ticaret, evlilik, seyahate çıkma ve benzeri bir işe teşebbüs edince, o işin hayırlı olup olmayacağı hususunda tereddüde düşülürse, şüpheleri giderecek, tereddütleri ortadan kaldıracak bazı çareler aranır. Bu konuda yapılacak ilk iş, yapılacak işin dinî ölçülere uyup uymadığının incelenmesidir.

Sağlıklı bir sonuca varamadığı zaman en makul yol, o meseleyi bilgisine güvendiği birisine danışmak, onun fikrini almak; kısaca istişare etmektir.

Her konuda bizlere örnek olan Sevgili Peygamberimiz, her meselesini yakınları ve Sahabileriyle istişare eder, onların fikrini alır, öyle karar verir, sonra da işe başlardı.

Kendisi bir peygamber olması hasebiyle vahye mazhardı; herkesten zeki, akıllı, derin fikirli, sâlim düşünceli bir insandı. Fakat vahiyle sâbit olmayan hemen hemen bütün meselelerde Sahabileriyle istişarede bulunurdu. "İstihare eden kimse zarar görmez, istişare eden pişmanlık duymaz, iktisada dikkat eden geçim derdi çekmez"1 sözleriyle sosyal hayatı üç temel prensip getiriyordu: İstişare, istihare ve iktisat.

Tavsiye edilen istihare de, istişare ettiği halde kalben rahat olmayan ve hissen tatmin olamayan kimselerin başvurabileceği bir sünnettir. İstihare, sözlük anlamıyla Allah'tan hayır dilemektir.

Yani yapılacak bir işin iyi mi, kötü mü olduğunu yahut o işi hemen mi, yoksa daha sonra mı yapmanın daha iyi netice vereceğini anlamak ve kalbin o meseleye yatışmasını Allah'tan dilemek ve istemektir.

İstihare, Peygamberimizin bir sünnetidir. Tavsiye ettiği bir duâ ve ibadet şeklidir. Peygamberimiz (a.s.m.) istiharenin nasıl yapılacağını, hangi duânın okunacağını bizzat öğretmiştir. İstiharenin önemini Câbir bin Abdullah şöyle anlatıyor:

"Resulullah (a.s.m.) bize Kur'ân'dan bir sûre öğretir gibi büyük küçük işlerimizin hepsinde istihareyi öğretti ve şöyle buyurdu: 'Sizden biriniz bir işe kalben azmettiği zaman, iki rekât namaz kılsın."2

Namazı kıldıktan sonra Peygamberimizden (a.s.m.) rivayet edilen ve bütün dua ve ilmihal kitaplarında yer alan istihare duasını okur. Dua okunurken, "bu iş" şeklinde geçen yerlerde yapılması istenen iş söylenir.

Bu şekilde duanın Türkçesi okunabileceği gibi, Arapça okumasını bilenler de aslını okurlar. İstihare namazını kılıp, duasını okuduktan sonra kalbi hangi tarafa yönelirse onu yapmalı, istihareden önceki peşin hüküm ve kanaatini bırakmalı, kalbine ağır basan yöne doğru hareket etmelidir.

İstihareye rağmen bir arzu/istek ve gönül yatışması görülmeyince istihareyi tekrarlayabilir. İstiharenin birden fazla yapılmasını da Peygamberimizin Hz. Enes'e verdiği şu öğütten öğreniyoruz:

"Ey Enes, bir işi yapmayı niyet ettiğin zaman o iş hakkında yeniden yedi defa istihare et. Sonra kalbinden geçen eğilime bak.

Çünkü hayır kalbinde doğan mânâdadır."3 İş acele olur da istihareyi tekrarlamak mümkün değilse şöyle duâ edilir: "Allah'ım, hakkımda hayırlı olan ne ise onu nasip et. Beni kendi halime bırakma."

İbni Abidin, istihare eden kimsenin dileğinin uygun olup olmadığına işaret olarak şöyle bir kayda yer verir: "Yatmadan önce dua okunur ve abdestli olarak kıbleye yönelerek yatılır. Rüyada beyaz veya yeşil görülürse o işin hayır olduğuna, siyah ve kırmızı görülürse de şer olduğuna işaret eder. Şerli olandan kaçınmak icap eder."4 Fakat esas olan, rüyada görülenler değil, dua sonrası kalbe gelen eğilim ve isteğin oluşmasıdır.

16 Aralık 2008 Salı

Geleneklerin ilginç öyküleri


Bebeği leyleğin getirmesi, bayrakların yarıya indirilmesi, düğünlerde pasta kesme gibi tüm ülkelerde uygulanan geleneklerin ilginç öyküleri bulunuyor.

AA muhabirinin internet sitelerinden yaptığı derlemeye göre, annenin yeni bir bebeği dünyaya getirmesi evin diğer küçük çocukları için hep şaşırtıcı oluyor. Çocuklar kendi bebekliklerini hatırlayamadıkları için bu sürekli ağlayan, mama bekleyen, özel ilgi isteyen yeni varlığın nereden ortaya çıktığı, en çok sordukları sorulardan biridir.
Bebeği leyleklerin getirdiği hikayesinin kökeni Kuzey Avrupa'ya, İskandinavya'ya kadar gidiyor. Göçmen kuşlardan olan leylek, yaşam tarzı ile insanların daima ilgisini çektiğini belirten uzmanlar, kuşlara göre uzun sayılabilecek 70 yıllık ömürlerinde, her sene aynı yuvaya dönmeleri, insanlara yakın olarak evlerin bacalarında yuva yapmaları, tek eşli yaşamları, yavrularını yuvada uzun süre itinayla beslemeleri, genç yetişkin leyleklerin ailenin dermansız yaşlı bireyleri ile ilgilenmeleri, onlara yiyecek temin etmeleri ve korumaları insanlarda saygı uyandırdığını bildirdi.
Leylekler sulak yerlerde, bataklıklarda yaşayan kurbağa, yılan, sıçan, salyangoz gibi hayvanlarla beslendiklerinden ayrıca faydalı olduklarına dikkat çeken uzmanlar, bazı ülkelerde insanlar uğur getirdiklerine inandıklarından, leylekleri çekmek ve bacaları üstüne yuva yapmalarını kolaylaştırmak için damlarına kazıklar üzerinde tekerlekler konulduğunu kaydetti.
Antik Roma devirlerinde insanların, leyleklerin düşünceli, özverili yaşam tarzlarından etkilendiklerini bu nedenle küçüklerin yaşlı büyüklerini gözetmeleri konusunda çıkarılan yasalara 'leyleklerin yasası' adı verildiğini belirten uzmanlar şunları söyledi:
''Benzer şekilde eski Yunan'da da 'stork' (leylek) ismi 'storge' olarak 'tabiattaki güçlü sevecenlik' anlamında bir deyim olarak kullanılmıştır. Sonuç olarak, Anadolu'da güneyden, Arabistan yönünden geldiği için 'hacı leylek' diye nitelendirilen, doğum yapılan evin bacasında oturan bu saygın kuş, yeni doğan bebeğin nasıl geldiğinin çocuklara en şirin şekilde açıklanabilmesi için anneler tarafından aracı olarak seçilmiştir. Kuzey Avrupa'da yüzyıllar boyunca popüler olan bu hikayenin Avrupa'nın diğer yörelerine ve dünyaya yayılması 19. yüzyılda Danimarkalı ünlü masal yazarı Hans Christian Andersen'in yazdığı masallar sayesinde gerçekleşmiştir. Ayrıca leyleklerin ses telleri yeterince gelişmemiştir. Eşlerini çekmek için gagalarını tıkırdatarak, kanatlarını açıp kaparlar. Yani 'leyleğin ömrü laklakla geçer' ifadesi haksızdır. Laklak denilen sesler aslında sevgi sözcükleridir.''

BAYRAKLARIN YARIYA İNDİRİLMESİ
Bayrakların yarıya indirilmesi geleneğinin kökeninin ise eski deniz savaşlarına kadar uzandığını bildiren uzmanlar, o devirlerde her bir savaş gemisinin direğinde kendine özgü renkli bir bayrak olduğunu ifade ettiler.
Bir deniz savaşından sonra yenilen geminin, galip tarafın bayrağını asmak zorunda olduğunu, bunun için de kendi bayrağını yarıya çekerek üstte yer bıraktığını anlatan uzmanlar, ''Günümüzde böyle bir durum söz konusu değilse de bayrakları yarıya indirmek bir saygı ifadesi olarak kaldı. Milletlerin matem günlerinde, önemli devlet adamlarının ölümünde, diğer milletlerin de bayraklarını yarıya indirmeleri, mateme katılmak anlamında uluslararası bir gelenek haline geldi'' dedi.
Uzmanlar ayrıca, hangi ulustan olursa olsun denizde birbirinin yanından geçen gemilerin, geçiş süresince bayraklarını yarıya indirmeleri geleneği, saygının bir ifadesi olarak günümüzde hala devam ettiğini anımsattı.

ÇATAL-KAŞIK KULLANMA
Avrupa'da Rönesans başlangıcına, diğer bir deyişle insanların titizliğin ve temizliğin farkına varmalarına kadar, bütün bir tarih boyunca yemek yerken ellerin kullanıldığına dikkat çeken uzmanlar, yemek yerken kullanılan parmak sayısının o kişinin statüsünü gösterdiğini söyledi. Normal insanların beş parmaklarını kullanmalarına karşılık, asiller üç parmaklarını kullandıklarını ifade eden uzmanlar, şöyle devam etti:
''Aslında Latince çatal anlamına gelen kelime, çiftçilerin hasadı havaya atıp savurmada kullandıkları dev çatalların isminden türemiştir. Bunların çok küçükleri Türkiye'de Çatal Höyük'de yapılan kazılarda bulunmuş ama ne işe yaradıkları, milattan 400 yıl öncesinde sofralarda yemek yemede kullanılıp kullanılmadıkları tam anlaşılamamıştır. Çatal konusunda kesin bilinen bir şey, ilk defa 11. yüzyılda Toskana'da (İtalya) ortaya çıktığıdır. İki uçlu olan bu çatallara insanlar  'Tanrının bahşettiği yiyecek yine Tanrının verdiği parmaklarla yenilebilir' diye şiddetle karşı çıktılar.
Fransız ihtilalinin biraz öncesinde Fransa'da yavaş yavaş dört uçlu çatallar kullanılmaya başlandı. Zamanla çatal kullanmak lüks, asalet ve statü göstergesi oldu. Çatalla birlikte sofralarda her insan için ayrı tabak ve bardak kullanmak adeti de gelişti, toplumun tüm sınıflarına ve giderek dünyanın diğer yerlerine de yayıldı.''
İnsanların, çatala karşı gösterdikleri direnci kaşığa göstermediklerini bildiren uzmanlar, bunun da sıvı bir şey içmek için eli kullanmanın iyi bir alternatif olmamasından kaynaklandığını kaydettiler.
Çatalı sol elle tutma gibi gösterişe yönelik nezaket kurallarının, çatal kullanımı halka yayılınca da devam ettiğini belirten uzmanlar, ''Avrupa'da ve oradan yayılan kültürlerde, yemek süresince çatalın sol, bıçağın sağ elde tutulması gelenek haline geldi. Avrupalılar çatalı ellerinde tutarlarken çatalın uçları yere bakar. Amerikalılar ise çatalı sağ elde uçları yukarı bakacak şekilde tutarlar'' dedi.

DÜĞÜNLERDE PASTA KESME
Günümüzde düğüne, evlenen çift tarafından bir pastanın kesilmesiyle başlanılmasının vazgeçilmez bir adet haline geldiğini ifade eden uzmanlar, pastanın kat kat yüksekliğinin biraz da sosyal statü olarak görüldüğünden gelin ile damadın, boylarını aşan bu pastaları, kılıç gibi uzun bir bıçak kullanarak ancak kesebildiklerini belirtti.
Romalılar devrinin başlangıcında aşçıların çok saygın bir meslek grubunu oluşturduklarını bildiren uzmanlar, bu aşçıların milattan yaklaşık 100 yıl önce bazı adetleri değiştirdiklerini söyledi. İlk önceleri düğünlerde küçük ve tatlı kekler yapıldığını ve düğüne getirilen keklerin bereket getirmesi için gelinin başı üstünde ufalandığını ve çiftin bu kek kırıntılarını birlikte yemesi gibi bir adet başladığını bildiren uzmanlar, şunları kaydetti:
''Zaman geçtikçe misafirler de evlerinden getirdikleri fındık, fıstık, kurutulmuş meyveler ve bala bulanmış bademlerle düğün törenine katkıda bulunmaya başladılar. Adet hızla Avrupa'nın batısına, oradan da İngiltere'ye geçti. İngiliz aşçılar kekleri bir çeşit biraya batırıp kendilerine has düğün pastalarını yarattılar. Orta çağın başlarında ise bu adet bir süre unutuldu. Gelinin başına buğday ve pirinç dökülmesi tekrar moda oldu. Ne zaman ki dekoratif ve süslü bisküviler, yağlı çörekler ortaya çıktı, adet yine değişti. Misafirler bunları evlerinde yapıp düğüne getirmeye başladılar. İngiltere'de ise bu getirilenler üst üste yığılmaya başlandı. Yiyecek yığını ne kadar yüksekse o kadar iyi, o kadar çok bereket habercisi idi. Evlenen çift bu yığının üzerinden birbirlerini öptükten sonra öncelik gelinde olmak üzere yiyecek tepeciğinin yenilmesine başlanıyordu.''
Uzmanlar, İngiliz ve Fransız aşçılar arasındaki mesleklerine yönelik yaratıcılığın, en iyi, en dekoratif ve en lezzetli pastayı yapma yarışı süreci içinde düğün pastası adetinin de yayıldığını ve düğün törenlerinin olmazsa olmazları arasına girdiğini dile getirdi.

14 Aralık 2008 Pazar

Az yediğimiz, en faydalı 11 gıda


New York Times, internet sitesinde Yemekten kaçındığımız ancak sağlığa en faydalı 11 gıdayı açıkladı.

İŞTE O BESİNLER...
Pancar: Folik asit bakımından zengindir. Kırmızı rengini veren pigmentler kansere karşı savaşır.
Lahana: Kanserle savaşan enzimleri harekete geçiren "sulforaphane" isimli kimyasalı içerir.
Pazı: Yapraklarında, gözleri yaşlanmanın etkilerinden koruyan karotenoid maddesi bulunur.
Tarçın: Kan şekeri ve kolesterolü kontrol etmeye yardımcı olur
Nar suyu: Antioksidan bakımından zengindir. Tansiyonu düşürür
Kuru erik: İçeriğinde yüksek miktarda Antioksidan içerir.
Kabak Çekirdeği: Yüksek mineral oranı erken ölüm riskini azaltır.
Sardalya: Demir, magnezyum, bakır, çinko, fosfor, potasyum, manganez içerir
Zerdeçal: Vücutta iltihaplanmayı önler ve kansere karşı koruma sağlar
Yaban Mersini: Hafızayı kuvvetlendirir.
Kabak: Kalori değeri düşük, lifler bağışıklık sistemini güçlendiren A vitamini bakımından zengindir. Uzun süre tok tutar.

Egzersiz yapmak hastalıktan koruyor


Düzenli yapılan orta şiddetteki ılımlı egzersizlerin hastalıklardan korunma, hastalık halinden kurtulma ve yaşam kalitesini yükseltmede önemli rol oynadığı bildirildi.

Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu Müdürü Yrd. Doç. Dr. Kürşat Karacabey AA muhabirine yaptığı açıklamada, egzersizin hastalıktan korunmada etkin rol oynadığını ve sağlığı olumlu yönde etkilediğini bildirdi.
Egzersizin fiziksel olduğu kadar ruhsal sağlık için de önemli olduğunu, yapılan araştırmaların egzersiz yapan kişilerin yapmayanlara göre pek çok açıdan daha sağlıklı olduğunu ortaya koyduğunu dile getiren Karacabey, şöyle konuştu:
''Osteoporozun gelişimini yavaşlatmak açısından egzersiz çok etkili. Kadınların ergenlik çağından önce egzersize başlaması gerekiyor. Bu dönemden itibaren kemik kitlesi artar. 20-30 yaş arasında kemik kitlesi artışı sabitlenir.
Düzenli ve bedeni çok fazla yormayacak egzersizler çok ileri yaşlardaki kişiler için bile faydalıdır. Jogging, yürüyüş, aerobik step, dans, tenis ve basketbol gibi egzersizler kemik kitlesinin sağlıklı gelişiminde önemli rol oynar ve kemik kitlesinin maksimal düzeye ulaşmasına katkı sağlar.''
Karacabey, bilimsel çalışmaların düzenli egzersizin kan akımını düzenlediğini ve korumaya yardımcı olduğunu ortaya koyduğunu ifade etti. Durağan yaşam tarzı sürdürenlerin, sporculara göre yüzde 35 daha fazla hipertansiyon riskine sahip olduğunu dile getiren Karacabey, şunları anlattı:
''Ayrıca klinik ve deneysel çalışmalar düzenli ve ağır olmayan egzersizin üst solunum yolu enfeksiyonu sıklığının azaldığını göstermiştir. Ayrıca bu tür egzersizlerin türü kalp hastalığı, şişmanlık, insüline bağlı olmayan diyabet, yüksek tansiyon ve osteoporoz gibi hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde, vücut ağırlığının kontrolü ve organizmanın strese karşı direncini arttırmada önemli rol oynadığı ispatlanmıştır. Egzersiz hastalıktan korunmada etkin rol oynar, sağlığı olumlu yönde etkiler''

-''HAYATA DAHA MUTLU BAKAR''-
Karacabey, egzersiz yapan kişilerin kendisini daha enerjik hissettiğini, tembellikten uzaklaştığını, sakinleştiğini ve hayata daha mutlu baktığını ifade etti.
Egzersiz yapmanın öz saygının gelişmesinde etkili olduğunu, organizmayı bedensel ve ruhsal streslerin yıpratıcı etkisinden koruduğunu ve kişilerin kendisine güvenini arttırdığını dile getiren Karacabey, şöyle devam etti:
''Düzenli ve etkili egzersiz, bizim gibi gelişmekte olan ülkeler için hastalıklardan korunmanın, tedaviyi desteklemenin ve yaşam kalitesini arttırmanın en ekonomik yollarından biri. Bu konuda başta ailelere ve eğitim kurumlarına büyük görev düşüyor. Hastalanma risklerini azaltmak ve sağlıklı kalabilmek için organizmamızın doğal savunma sisteminin kuvvetlenmesi gerekiyor. Bu açıdan vücudun doğal savunma sistemini düzenli egzersizlerle güçlendirmek önemli.''
Karacabey, egzersizlerle güçlenen bağışıklık sisteminin hastalıklara karşı vücut direncini arttıracağını, hastaların iyileşme süresini kısaltacağını ve iş verimini yükselteceğini vurguladı.
Yürüyüş ile düşük ve orta hızlı koşuların en ideal egzersiz türleri olduğunu dile getiren Karacabey, egzersizin şiddeti ve süresinin her yaş grubu, cinsiyet ve kişilerin fiziki yapılarına göre değişebileceğini sözlerine ekledi.