1 Ocak 2011 Cumartesi

Çorum'un Turistik Yerleri

Alacahöyük Tarihi

Alacahöyük, 1835 yılında W.G.Hamilton tarafından keşfedildi. 1907’de Th. Makridi, İstanbul Müzeleri adına kazıyı yürüttü. Sistemli kazılara 1935’de Türk Tarih Kurumu adına Dr. Hamit Koşay ve Prof. R.O. Arık tarafından başlanıldı; 1936’dan sonra H.Koşay, daha sonra H.Koşay-M.Akok, son senelerde de M. Akok tarafından 1983’e kadar sürdürüldü. 1983’te ara verilen kazılara 1996’da Prof. Dr. Aykut Çınaroğlu tarafından yeniden başlandı.

Eski Tunç Çağı ve Hitit çağında çok önemli bir kült ve sanat merkezi olan Alaca Höyük’te 4 uygarlık çağı açığa çıkartılmıştır.

Alaca Höyük’te 1. uygarlık çağı, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu-Osmanlı dönemleri ile temsil edilmektedir. 1. kültür katta, Geç Frig çağında höyüğün her yanı iskan edilmiştir. Küçük evlerden oluşan bu kat, M.Ö 650’den daha eski değildir.

Mabedi, büyük yapıları, özel-blok evleri, sokakları, büyük küçük su kanalları, şehir suru, biri kabartmalı ortastadlarla süsülü sfenksli, diğeri poternli anıtsal kapılarıyla Hitit İmparatorluk Çağına (M.Ö.1450-1200) tarihlenen 2. kültür katını oluşturur.


Kalker temel üzerine andezit bloklarla inşa edilmiş olan Sfenksli Kapının genişliği 10 metredir. O, bir yolla bağlandığı büyük mabedin anıtsal geçididir. Dış girişin iki yanındaki büyük söğe bloklarının dış yüzleri sfenks protomlarıyla süslüdür. Kulelerin dış ve iç yüzleri kabartmalı ortostadlarla bezelidir. Sol kulede, kaide üzerinde ayakta duran boğa “Göklerin Fırtına Tanrısını” sembolleştirir. İzleyen blok’ta, sunak önünde dua jestinde ilerleyen kral ve kraliçe, arkadaki bloklarda kült objeleri taşıyıcılarının önünde, kurban hayvanları keçi ve koçların getirilişi, merdiven ve hançerle gösteri yapan figürler izlemektedir. Arkasındaki blokta, ilki küçük bir hayvanı, olasılıkla bir ritonu taşımakta, diğeri saz çalmakatıdr. Sonuncu blokta, iki tekerlek üzerinde sağa yönlendirilmiş, iri bir boğa görülmektedir. Sırtındaki yüksek çıkıntı onun, bir kült objesi olduğunu düşündürmektedir. Aynı kulede, üstte ikinci sıradaki iki blokta geyik, domuz avları iki friz halinde düzenlenmiştir. Sağ kule köşe bloklarda, tahtında oturan tanrıça ile ona tapan görevlileri gösteren kabartmalar yerlerinde korunmuştur. Alaca Höyük “Sfenksli Kapı” serisinde bir kült/bayram kutlanışının canlandırıldığı açıktır.

Alaca Höyük 3. uygarlık katını Eski Tunç Çağı (M.Ö 2500-2000) oluşturur. Hitit kültürüne kaynaklık eden kültürlerin önde geleni olan yerli Hatti Uygarlığı’nın aydınlanmasında çok katkıları olan Alaca Höyük Eski Tunç Çağı hanedan mezarları, bu çağın en önemli buluntularıdır. İntramural (Şehir İçi Gömme) mezarlar özel olarak ayrılmış bir alanda toplanmıştır. Dört yanı taşla örülmüş dikdörtgen mezarlar ahşap hatıllarla kapatılmış, damları üzerine kurban edilmiş sığır başları, bacakları yerleştirilmiştir. Altın, gümüş,elektrum, bakır, tunç, demir ve değerli taşlardan oluşan zengin ölü hediyeleri onların hanedana ait olduklarını göstermektedir. Çoğu altın, gümüş kapların dövme, dökme, kakma teknikleri, altın mücevheratın ince süsleri uzun bir gelişmenin ürünleridir. Anılan bu eserler, günümüzde Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesinde sergilenmektedir.

4. kültür katını oluşturan Geç Kalkolitik Çağ (M.Ö.5000-3000) ana toprak üzerine kurulmuş ilk uygarlıktır.


Boğazköy - Hattuşa Tarihi

 

M.Ö. 2. binyılda Mısır, Babil ve Mitanni gibi Eski Doğu’nun süper güçlerinden biri olan Hititler, yaklaşık M.Ö 1200 yıllarına kadar Anadolu’nun büyük bir kısmına ve zaman zaman da Kuzey Suriye’ye hükmetmişlerdir. Bu İmparatorluğun başkenti Hattuşa, Çorum’un 80 kilometre güneybatısında, Boğazkale ilçesindedir. Arkeolojik kazılarda gün ışığına çıkarılarak restore edilen ve artık bir açık hava müzesi niteliğinde ziyaret edilebilen kalıntılar, Boğazköy Tarihi Milli Parkı’nın da odak noktasını oluşturmaktadır. Hattuşa 1986 yılından beri, Türkiye’de UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınmış dokuz noktadan biridir. Ayrıca burada bulunan çivi yazılı tablet arşivleri de 2001 yılından itibaren yine UNESCO’nun “Dünya Belleği Listesinde” yer almaktadır.

Hattuşa’nın keşfi 1834 yılında Fransız mimar Charles Texier tarafından gerçekleşir. Bu buluş aslında yalnızca Hattuşa’nın keşfi değil, tamamen unutulmuş olan Hititlerin keşfi olarak da algılanabilir. 1893-94’te Ernest Chantre’nin birkaç sondaj yapmasına ve ilk çivi yazılı tabletleri yayınlamasına kadarki dönemde pek çok bilim adamı ve gezgin Hattuşa’yı ziyaret eder. Müze-i Humayun müdürü Osman Hamdi Bey, 1906’da müzesi adına Makridi’nin sorumluluğunda Boğazköy kazılarını başlatmış, zamanın çiviyazısı uzmanı Assiriyolog Hugo Winckler’i de kazı heyetine alarak, burasının Hitit başkenti Hattuşa olduğunu tespit ederler.1931-39 yılları arasında ve 2. Dünya Savaşı nedeniyle verilen aradan sonra 1952’de yeniden başlatılan kazılar kesintisiz olarak Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından sürdürülmektedir.

Kazılar sonucunda ilk yerleşim izleri, M.Ö 6.bin’e Kalkolitik Çağ’a kadar inmektedir. Kesintisiz yerleşmeye başlanılması ise, M.Ö 3.binin, Eski Tunç Çağı’nın sonlarına doğru olmuştur. Bölgenin yerlileri Anadolu’lu Hattiler, burada bir kent kurup, Hattuş adını vermişlerdir. Bu öncü kentin yayılım alanı, Aşağı şehir denilen bölümün neredeyse tümüyle, Büyükkale ve Büyükkaya’nın zirve düzlüklerindeki Eski Hitit başkenti Hattuşa’nın kapladığı alan ile örtüşmektedir.

M.Ö 20. yüzyıl’da Orta Dicle Bölgesi’nden gelen Assurlu tüccarlar, Hatti yerleşmesinin hemen dışında, bir Karum, bir ticaret kolonisi kurmuşlardır. Bu yıllarda Kaniş/Neşa’nın (Kayseri yanındaki günümüz Kültepe’si) denetimi altındaki, Assur Ticaret Kolonileri, güneydoğu ve Orta Anadolu’ya yayılmıştır. Adının Hattuş olduğu bilinen bu yerleşimi M.Ö 1700’lerde ilk Hitit Büyük Kral’ı Kuşşara’lı Kral Anitta yıkmıştır.

Hitit yazılı kaynaklarıdan anlaşıldığına göre, I. Hattuşili’nin iktidara gelmesiyle (M.Ö 1665-1640) Hattuşa, Hititlerin başkenti olmuştur. Bu dönemde sandık duvar tekniğinde, 6-8 metre genişliğinde, 3.6 kilometre uzunluğundaki sur, 75 hektarlık bir alanı çevreliyordu.

Hitit İmparatorluk döneminde, yani M.Ö 14 ve 13. yüzyıllarda, şehir yaklaşık altı kilometre uzunluğunda bir surla çevrilmiştir. Daha geç bir imar evresinde bu surların önüne ikinci bir duvar daha örülerek, kent daha sıkı bir savunmaya alınmıştır. Bu yeni sur üzerinde bulunan, anıtsal şehir kapılarının çoğu günümüze kadar oldukça sağlam durumda gelmiştir. Güney batıda, dış yüzünde aslan yontuları bulunan Aslanlı Kapı’yla, iç yüzünde, silahlı tanrının, görkemli bir şekilde betimlendiği Kral Kapı, bunların en önemlileridir. Kentin güney ucundaki Yer Kapı’nın özel bir rolü olmalıydı. Burada 30 m. yüksekliğinde, 250 m. uzunluğunda ve 80 m. genişliğinde bir toprak set oluşturulmuştur. Bu set üzerinden geçen kent surunun ortalarında Sfenksli Kapı yer alır. Tam bu kapının altında, Hatuşa’nın bugün içinden geçilebilen tek poterni vardır. 71 metre uzunluğnda ve 3 metre yüksekliğindeki poternden geçilerek sur dışına çıkılmaktadır.

Şehirde ayakta kalmış, izlenebilen yapıların büyük bölümü,  surlar gibi, M.Ö 13. yüzyıldan kalmadır. Kraliyet yapılarının yer aldığı Büyükkale’de, direkli galerilerle çevrili avlular, konutlar, depo binaları ve büyük bir kabul salonuyla, büyük bir saraya ait kalıntılar ortaya çıkartılmıştır.

Hitit metinlerinde sık sık “Hattuşa Ülkesinin bin tanrısından” söz edilmektedir. Kuşkusuz bu tanrıların çouu İmparatorluk ve kült başkenti Hattuşa’da kendilerine bir tapınım yeri edinebilmişlerdir. Başkent Hattuşa’da bu güne kadar 31 yapı, tapınak olarak tanımlanmıştır. Hattuşa’nın en büyük dini yapısı olan Büyük Tapınak, Aşağı şehirdeki konutların ortasında tek tapınak olarak yükselir. iki kült odası olduğu için tapınak, imparatorluğun tanrılarının en büyükleri olan Hava Tanrısı ile Arinna’nın Güneş Tanrıça’sına adanmış olmalıdır.

Yukarı şehir’de tapınaklar yanında, kraliyet saraylarının bulunduğu Büyükkale’nin önünde, uzun bir viadüktün, kale kapısından aşağıya doğru inmeye başladığı güney kesimde, resmi işlere ayrılmış, bazı anıtsal yapılar açığa çıkartılmıştır. Şehrin bu bölümünde, son Hitit Büyük Kralı II. Şuppiluliuma’nın Luvi hiyeroglifleriyle, taş üzerine kazınmış, kendisi ve babası  IV. Tuthaliya’nın yaptığı işleri anlatan iki büyük yazıt bulunmaktadır.

Hattuşa’da son yıllarda yapılan kazıların ağırlık noktasını şehrin, hatta Hitit devletinin ekonomisine ışık tutan kazılar oluşturmuştur. İmparatorluk döneminde, M.Ö 13. yüzyılda, kentin kuzeydoğusunda yükselen Büyükkaya srtında, çok büyük boyutlarda, sayıları 11’ i bulan yer altı siloları bulunmuştur.

Hitit İmparatorluğ’nun M.Ö 1200 yıllarından hemen sonra yıkılmasıyla, Anadolu Tunç Çağları da sona erer. Bununla beraber, Hattuşa şehrinin arazisinin yerleşim tarihi devam eder. M.Ö 12. yüzyılın başlarında, Erken Demir Çağı’na tarihlenen yeni yerleşme, Frig etkilerini yansıtan bir taşra kasabasına dönüşüp büyümeye başlaması ancak M.Ö 8. yüzyılda gerçekleşir. Yerleşim, Pers döneminde de devam etmiştir. Helen/Galat ve Roma/Bizans’a ait yerleşme ve tahkimat izleri de görülmektedir. Bir Türkmen aşireti’nin 16. yüzyılda buraya yerleşmesiyle, bugünkü Boğazkale kurulmuştur. Eski adı Boğazköy olan bu yerleşme, Hititler’in başkentine de yeni adını vermiştir.  


Resuloğlu Köyü - Tunç Çağı Mezarlık Kazısı

 Vilayet, Üniversite-Müze işbirliği çerçevesinde Uğurludağ İlçesi’ne bağlı Resuloğlu Köyü sınırları içersinde 2003 yılında kazısına başlanan ve 2004 yılında araştırılmaya devam edilen Resuloğlu mezarlık alanında, Eski Tunç Çağı insanının ölümden sonraki inanç ve adetleriyle ilgili önemli bulgular elde edildi. M.Ö. III. Binin ikinci yarısına tarihlenen mezarlıkta kadın, erkek ve çocuklara ait sayıları 87’yi bulan gömülerin yanına bırakılan zengin ölü hediyeleri, Hititlerden önce Anadolu’nun yerli uygarlığını temsil eden yüksek bir kültürün sanat ürünlerini temsil etmektedir.  

2003 yılında, dönemin Çorum Valisi Sn. Erhan Tanju’nun girişimleri ve maddi desteğiyle, tahrip olmasına az bir zaman kala sistemli kazılar başlatılan Resuloğlu mezarlığı, Uğurludağ İlçesi bağlı Resuloğlu Köyü’nün kuş uçumu 900m. kuzeybatısında, Delice Vadisine hakim yüksek bir sırt üzerinde yer almaktadır.

Mezarlık alanı  güneydoğu, kuzey ve kuzeybatısında yeralan ve yüzey bulgularına göre aynı döneme ait yerleşimlerle  çevrelenmiştir. Bu yerleşimlerin en önemlisi, yaklaşık 100X50m. ölçüsündeki Güneydoğu höyüğüdür. Yerleşim yerinin hemen yakınında bulunan mezarlığın güneydoğu höyüğüne bakan yamacının erozyon sonucunda, aşağısındaki derin vadiye akması, kaçak kazıcıların bu alandaki mezarları bulmasını kolaylaştırmış ve bu kesimde yıllarca sürdürülen tahribatı arttırmıştır.  Konumu ve büyüklüğü açısından bölgenin önemli  Eski Tunç Çağı yerleşimlerinden biri sayılan Resuloğlu,  hemen yanında bulunan mezarlığıyla ilk kez 1998 yılında,  Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden  Doç.Dr.Tayfun Yıldırım ve Doç.Dr.Tunç Sipahi tarafından  bilim alemine tanıtılmıştır. Bölgede sürdürülen arkeolojik araştırmalar kapsamında 2003 yılı kurtarma kazıları programına dahil edilen Resuloğlu mezarlık kazılarına, Çorum Müze Müdürü İsmet Ediz’in Başkanlığında  aynı Müze’den Dr. Önder İpek, Banu Çilingir ve Doç.Dr.Tayfun Yıldırım’dan oluşan bir ekiple 2004 yılı, Ağustos ve Eylül aylarında, tamamen yerel imkanlarla devam edilmiştir.

Resuloğlu mezarlığında, iki ayrı kazı alanında  gerçekleştirilen çalışmalarda  açılan mezarların sayısı bu yıl 87’yi bulmuştur. Çoğunluğu taş sandık ve küp şeklindeki mezarların bir kısmı geçmiş yıllardaki kaçak kazılarla tahrip edilmiş, önemli bir kısmı ise sağlam olarak ele geçmiştir. Mezarlar,  arazinin topografyasına bağlı olarak, üzerinde yer aldığı sırtın  güney kesimde 1.30cm., kuzeye doğru ilerledikçe 2.20cm. derinliğe kadar inmektedir.  Uzunlukları 70 ile 160 cm. arasında değişen taş sandık mezarların derinlikleri 60cm. civarındadır. Dikdörtgen biçimli mezarlara ölü ve hediyeleri yerleştirildikten sonra, üzeri kalınca bir sal taşıyla kapatılmıştır. Çoğu mezara bakıldığında tek bir kapak taşıyla yetinilmediği ve mezarların kenarlarına ve üzerine daha küçük düzensiz taşların konulduğu gözlenmektedir.   Andezit ve kalker gibi yerel taşlardan yapılan sandık tipindeki mezarların çoğunluğu, doğu-batı istikametinde yerleştirilmiştir.  Çoğu kez hoker (ana karnındaki pozisyon) tarzda yatırılan ölülerin başları,  batı ya da güneybatı yönündedir.

Bazı mezarlarda başın yanına destek olarak bırakılmış ince , yassı taşlara rastlanmıştır. İskeletlerin bir kısmının kolları dirseklerinden bükülmüş, elleri çene ve ağızlarının önüne getirilmiştir. Bu tarz gömme adeti,  küp mezarlarda da sıkça görülmektedir. Taş sandık mezarlarda çoğunlukla tek bir iskelete rastlanmakla birlikte, bu yıl aynı mezarda ilk kez, üst üste konulmuş  iki iskelete rastlanmıştır. Resuloğlu mezarlığında tesbit edilen bu tarz çift gömü adeti,  Orta Anadolu’nun kuzeyinde yer alan, çağdaşı mezarlıklarda sık görülmeyen bir uygulamadır. Bazı taş sandık mezarların kapağı kapatıldıktan sonra, uzun veya dar kenarlara paralel olarak bırakılmış sığır başı ve ayakları ele geçmiştir.  Kurban merasimini ve ölü yemeğini belgelendiren bu adet,   Alaca Höyük’teki krali mezarlarda da görülmektedir. Hocamız Prof.Dr.Tahsin Özgüç’ün de daha önce belirttiği gibi,  “ölü yemeği” ile ilgili bu adette sığır cinsi hayvanların baş ve ayak kısımları ölüye sunuluyor, geriye kalan kısımları ise ölü yemeğinde kullanılıyordu. Böylelikle hem ölü hem de  geride kalanlar ölü yemeğine iştirak ettirilmiş oluyordu.  Resuloğlu mezarlarının yanına bırakılmış sığır cinsi “bos indicus” hayvanlara ait ayakların tırnaklı oluşu, tıpkı Alaca Höyük’te olduğu gibi, bu parçaların yenmeden veya pişirilmeden  mezarın yanına bırakıldıklarını göstermektedir.

Küp mezarların boyları 50 cm’den 1.40cm’ e kadar değişmektedir . Bebekler ve çocuklar çömlek ya da küpçüklere, yetişkinler iri küplere gömülmüştür. Küplerin genellikle ağızları yassı taşlarla kapatılmış, yassı andezit  taşların üzerleri ve çevresi kalker taşlarla doldurulmuştur. Bazen bu taşların arasında da ölü hediyesi olarak bırakılmış kap kacağa rastlanmıştır. Bazı mezar küplerinin ağızları, çömleklerle kapatılmış. Ender olarak, büyük boy bir küp mezarın ağzının kille kapatıldığı gözlenmiştir. Etrafı üç yassı taşla çevrilen ve üzeri yine yassı sal taşıyla örtülen küp mezar tipine  bu yıl da rastlanmakla birlikte, basit toprak mezarlara henüz rastlanmamıştır.

Mezar küplerinin çoğunluğu orta dereceli ısıda fırınlanmakla birlikte,  iyi pişirilmemiş örneklere de rastlanmıştır. Küp veya çömleklerin çoğunluğu kahverengi, çok azı siyah hamurludur.  Kırmızı, kahverengi ve kahverenginin tonlarında, bazen siyah renkte astarlanmış küplerin bir kısmının omuzlarında düğme, silindirik kabartma gibi dönemin modasına uygun süslemeler yer almıştır.  Küplerde ölülerin baş kısmının küpün dib kısmına,  ayakların  ise ağız kısmına doğru hoker pozisyonda bırakıldıkları anlaşılmaktadır. Küp mezarların bir kısmının ağızları doğu ve güneydoğu’ya, diğerlerinin ise batı ya da kuzeye bakmaktadır.

Resuloğlu sakinlerinin öbür dünya ile ilgili inançlarını yansıtan çeşitli ölü hediyeleri  pişmiş toprak, taş ve madenden yapılmıştır. Mezarlarda ele geçen pişmiş toprak kap kacakları, bardak, maşrapa, vazo, tabak, çömlek ve tek kulplu çanak gibi formlar oluşturmaktadır. El yapımı çanak çömlek  kırmızı, kahverengi ve  siyah renkte astarlanmıştır.

Kızılırmak ile Yeşilırmak arasındaki sahada bol miktarda kullanılan bu tip seramiğin çoğunluğu  itinalı biçimde perdahlıdır. Kimi kapların omuz ve gövdeleri, yivlerle bezenmiştir.  Bazı vazo ve fincan şekillerinin, Alacahöyükteki krali mezarlarda ele geçen  metal kapların taklitleri olduğu anlaşılmaktadır.  Hemen hemen her mezarda, göğüs üzeri veya çevresinde bronz iğnelere rastlanmıştır. İğneler mezara bırakılırken gövdeleri özel olarak bükülmüştür. Bazı metal iğnelerin başları, Tokat / Maşathöyük, Samsun / İkiztepe ve Amasya / Oymaağaç mezarlarında bulunan örneklere paralel olarak yivlerle bezenmiştir.   Bu yıl ele geçen çift topuz başlı bir iğnenin Resuloğlu’na has olduğu anlaşılmaktadır.  Kadınlara ait mezar eşyalarının çoğunluğunu başta kolyeler olmak üzere, bronz küpe, altın veya bronz kulak tıkaçları, bronz saç halkaları,  bronz bilezik ve halhallar oluşturmaktadır. Bu yıl ilk defa ele geçen bronz torkların (boyunluk) teknik ve şekilleri, batıda Truva hazinelerinde bulunan örneklerle tam paralellik göstermektedir.  Genç bir kadın mezarında ele geçen bir saç halkasının şekli, Mezopotamya’da Ur kral mezarlarında bulunan örneklere benzemektedir.

Erkeklere ait mezarlarda ele geçen metal silahların sayısı artmıştır. Bronz sap delikli baltalar,  Orta Anadolu’nun kuzeyine özgü tipleri temsil etmektedir. Küp mezarların bazılarına bırakılmış metal hançerler,  iğneler  gibi bükülerek kullanılamaz hale getirilmiştir.  Hem kadın, hem erkek mezarlarına bırakılan  bronz veya kurşundan yapılmış  kap kacağın hepsi, bir daha kullanılmamak üzere, bükülmüş veya parçalanmış olarak ölünün yanına bırakılmıştır. Bu adet, Çorum, Amasya, Merzifon ve Tokat çevresindeki  çağdaş mezarlıklarda da tespit edilmiştir. Mezarlardaki ölülerin hemen yanına bırakılan bazı metal eşyalar üzerindeki dokuma izleri  Alaca Höyük,  Oymaağaç ve Tekeköy mezarlarında da belgelendiği gibi,  Resuloğlu sakinlerinin bir kumaşa sarıldıktan sonra gömüldüklerini kanıtlamaktadır.

Resuloğlu mezarlarına bırakılan ölü hediyeleri içinde çeşitli madenlerden ve taşlardan yapılmış kolyelerin sayısı bir hayli fazladır. Çoğunluğu kadın ve  çocuklara ait küp, çömlek veya taş sandık mezarlarda çeşitli tipte kolye tanelerine rastlanmıştır.  Kolyeler;  altın, gümüş, bakır, bronz  ve altın-gümüş karışımı elektrum’dan  yapılmışlardır.  Resuloğlu ve çevresine özgü çift topuz biçimli akik kolye tanelerinin yanında, bu yıl yeni form özelliğine sahip ( idol, T biçimli, ay biçimli vs.) akik kolye taneleri ele geçmiştir. Diğer kolye örnekleri, değişik renklerdeki taşların yanında frit, fayans, deniz kabuğu gibi maddelerden yapılmış boncuklardan oluşmaktadır.  İki kazı mevsiminde Çorum Müzesine kazandırılan Resuloğlu kolyeleri ve diğer takı örnekleri,  Orta Anadolu’da,  M.Ö.III.Bin süs eşyası sanatına ait  önemli bir koleksiyon oluşturmaktadır.

Resuloğlu mezarlığında sürdürülen kazılar,Delice ile Kızılırmağın birleştiği bu bölgede ziraatçı ve hayvan yetiştirici , aynı zamanda çevredeki maden ve hammadde kaynaklarını ustalıkla kullanabilen bir toplumun sosyal yaşamı ve ölümden sonraki inançlarıyla  ilgili önemli sonuçlar vermektedir. İki kazı döneminde açığa çıkarılan çeşitli mezar eşyaları, Çorum Arkeoloji Müzesi’nin Eski Tunç Çağı seksiyonuna   önemli katkı sağlamaktadır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Mutluluğun Anahtarı